Dini Hikayelerİbretlik HikayelerSizden Gelenler

Çok Güzel Hikaye “Aşina”

Çok Güzel Hikaye

Çok Güzel Hikaye “Aşina”

Kentin çamurlu yollarından çok güzel hikaye 

Sabah sabah akıyor

Loş karanlıklar

 

Bu kent yine her zamanki gibi

Fakat değişen duygular

Ve bir sürü olgu girişimi

 

Sabah her zamanki gibi yavaş yavaş yürüyorum kaldırımları. İş yerine vardığımdaysa gün çoktan aydınlanıyor. İlk Mehmet’i görüyorum. Beni hemen güler bir yüzle karşılıyor.

“Ne yapıyorsun” diyor bana. Çok güzel hikaye.

Her zamanki şeyler diyorum. Halbuki dilim kalbimi doğrulamıyor. Kısa bir hal hatırdan sonra :

“Ne yaptın o işi”diyor.

“Bilmiyorum” diyerek hemen geçiştirmek istiyorum.

“Nasıl bilmiyorsun” diyor merakla hemen Mehmet.

“Şey… kız daha… kendisinin…” diye kekelemeye başlıyorum.

Durumu anlamadığı için sabredemiyor Mehmet.

“Şunu bana açık açık anlatsana,” diyor bana.

“Kız alışık olmadığı bir şeyle karşı karşıyaydı, bende durumu alışılmış bir şeye çevirmek istedim,” diyorum.

“Ne kapalı adamsın böyle, yani durumu hemen özetledin. Neymiş kızın alışık olmadığı durum,” diyor bana.

“Görücü usulüyle tanışmak diyorum,” biraz bekledikten sonra:

Bilemiyorum. Gelecek hakkında da parklak şeyler düşünmüyorum. İçimden tam bir çatışma olacak diye geçiriyorum. Bir kültür çatışması: Doğunun, Batının ve ikisi arasındaki kalmışların çatışması diyorum.

Dışardaysa sararmış yapraklar, mevsim sonbahar, kent yeni uyandı, ,nsanlar çeşit çeşit kostümlerde ve hallerde işe gidiyor. Hepsi bir tür farklı toprak tabiatindan. Kimisi kara, kimisi kırmızı toprak tabiatından. Anlayışlar, kavrayışlar ve verilen tepkiler çeşit çeşit…

Sürekli devinen kainat

  İçimizdeki ve dışımızdaki

 Devinim

 Bir değişimin habercisi

Bazısı hoş ve sıcak

Bazısı soğuk ve keskin

Ve sararmış yapraklar

Toprağın umutlarına gebe

Gübreler yığını

Pencereden toprağı inceliyorum. Mehmet’se daha fazla beni anlama girişiminde bulunmadan işe koyuluyor. Aslında herkes bir emir altında birşeyler yaparken sanki bir benmişim başıboş bırakılan. Aradan biraz zaman geçiyor. Mehmet her zamanki işleri yapmaktan bıkmış, bir farklılık arar gibi (belki de sırf bu yüzden):

“Abi seni anlamak zor” diyor bana.

“Haklısın, bende bazen kendi yaptıklarıma anlam veremiyorum.”

Şef Ersin geliyor yanımıza, iş teftişi yapıyor. Bir süre sonra üzerimdeki baskıyı atmış hissediyorum. Herşey yolunda giderken kendi kendime soruyorum: ’’neydi birleştirici fikirlerimizi değiştiren? Başta bir olan, bütünleyici olan, koruyucu olan. Sonrasındaysa bir hastalığa bulaşıp yavaş yavaş yitirilen, değişen ve acı veren.”

“Abi yine ne düşünyorsun diyor” bana Mehmet.

“Her zamanki şeyler” diyorum.

“Mesela” diyor.

“Bir başına savruk şeyler işte. Yani seni gökyüzünden bırakmışlarda rüzgarın seni bir o yana bir bu yana savurması gibi. Bir şekilde bedenim, duygularım, fikirlerim devinim içinde.”

“Devinim güzelde, başıboş devinim hiç çekilmez,” diyor Mehmet.

“Yine haklısın,” diyorum. Ardından, “sanki yaratanını unutmuşsun yada şaşırmışsın. Bir ve diri değil, bölük pörçüksün,” diyorum.

Halbuki hakikate inanıpta yaşayanların hali ne kadar da ilginç. Kimseyi kınamazlar. Kimseye karışmazlar. Köşelerine çekilip ibret nazarlarıyla hadislere bakarlar. Ateşe atılmaktan daha korkuç görürler hallerinin değişmesini. Böylece iş yerinde hakikat ehlini öğleye kadar düşünüp durdum.

Yemek yerken lokmaları yutmak ağır geliyordu. Halim hüzün bunda sabit kalmışken Mehmet:

“Lafı çok çeviriyorsun abi, neden direk konuşmuyorsun?” diyor.

“Belki çekingenliğimden ya da içine kapanıklığışımdan” diyorum.

“Kız ne istedi ki senden,” diyor

“Hiçbir şey. Belki de kurtulmak istemiştir.”

“Nasıl kurtulmak” istedi.

“Telefon numarasını benim isteyip istemediğimi sordu vesaire sonunda evlenmeyi düşünmediğini söyledi.”

Peki sen  ne  yaptın.”

“Onunla yüz yüze görüşmek istedim. O da bunu kabul etti fakat ben böyle bir şeyi nasıl yaptım hala anlamıyorum. keşke görüşmek istemeseydim. Sanırım dilimin esiri oldum.

Mehmet beni biraz anladığına sevinerek:

“Tamam kız görücü usulünü istemiyor, reddediyor böyle bir şey ona ters, ikincisi evlenmeyi de düşünmüyor, çünkü seni tanımıyor. Ona göre önce bir tanışma olması gerekirdi, sonrasında şartlar uygun olursa evlilik fikri düşünülebilirdi. Bence abi sen onun yolunu seçerek kendini onun yolunda yitirmek olan bir çöl gezgini gibisin. Umarım bir an önce kendi eski yoluna dönersin,” diyor.

“Sanmam! Bir kere ayağın çamura basınca diğeride hemen ardından geliyor.O diğer ayağı geri çekmek ne kadar zorsa (reflekse karşı direnim) eski yoluna dönmekte o kadar zor,” diye karşılık veriyorum.

Aslında bedenimle yaşadığım bu anı bu çağı kabulleniyorum ve yaşıyorum fakat kalbim bunların çok uzağında yada uzak kalmaya çalışıyor.

Tüm gün boyunca kalbimin soğumasını bekledim. Ertesi gün yine aynı şeyler. Mehmet bana birşeyler yakınıyor. Sadece dinliyorum. Fikir vermek haddim değil, bu halle güne devam ediyorum. Cansu geliyor yanımıza:

“Naber “diyor.

“Her zamanki gibi olmaya çalışıyoruz,” diyorum.

“Senden” dedim.

“İyilik” dedi.

Çalıştığımız odada içeriyi ışık huzmeleri yarıyor. Zerrecikleri hava da öylesine izlerken güzel şeyler konuşmak istiyorum. Ona dönüp:

“Biliyormusun yıllar sonra kitap okumaya karar verdim,” diyorum.

“Hayret beklediğin yıllaramı şaşırmalı yoksa okumaya başladığına mı?” diyor.

“Dalga geçme” diyorum.

Hemen Mehmet giriyor araya:

“Bu adamın her hali hayret verici,” diyor.

“Ha!Bi sen eksiktin,” diyorum.

Zamanla konuşmamaya karar veriyorum, sanki susmak daha cazip, pencereye doğru yavaş adımlarla ilerliyorum diğerleri kendi neşeleri içinde. Gözüme kırmızı güller erişiyor. Solgun renkleri bile güzel. Güneş ise, mavi gökyüzünde altın parlaklığında, belki birkaç saat sonra bir bulutun arkasında gümüş rengine döner gibi bir hal alacak. Zamanla izlemek ve çalışmak arasında bocalıyorum, vakit bu halde akıyor akşam oluyor. Bakır çalığı göklere bakıyorum, ne garip diye içimden geçiriyorum. Ömür sanki bir akşam güneşi. Akıyor garipçe. Sabah içeri sızan o ışık huzmesi ve halden hale girişi. Garipçe.

İşten eve doğru geçiyorum. Komşumuza rastlıyorum.Yaşlı ve iyi bir dosttu. Dostluğu sanki Hızır aleyhisselam gibiydi. Halinden ve tavırlarından başta garipsersiniz sonraysa yüreğinize ve aklınıza bir hikmet hazinesi bırakılıverir, selamlayıyorum hemen onu. O da selamımı alıyor.

“Nasılsın” diyor.

“Şükürler olsun Tahsin amca,” diyorum.

“Allah şükrünü arttırsın,” diyor.

Apartmana doğru yürüyoruz. Sanki yol bizi içine çekiyor. Aramızda bir süre sesizlik oluyor. Yavaşlıyoruz. Bir şeyler söyleyecek diye hazırlıyorum kendimi. Tam bunları düşünürken Tahsin amaca söze başladı:

“Evladım nefsinle seveceksin ama bu sevgi gönlünün her yanına sirayet etmemeli,” diyor.

Afallamıyorum. Belki de iyice kavramaya çalışıyorum. Mü’min Allahın ferasetiyle bakar. Sanırım bu sözler bir fersatin yansıması. Devam ediyor sözlerine Tahsin amca:

“Pir Abdulkadir Geylani hazretleri şöyle dua ederdi: ’’Yarabbi dünyayı avucumuzda kıl gönlümüze koyma!’’”

Buradaki dünya neydi ki acaba diye düşünüyorum. Herhalde haktan gayri herşey. Tahsin amcanın daha da konuşmasını dileyerek yüzüne bakıyorum. O ise yürümeye devam etti. Mecburen bende devam ettim.

Yol bittiğinde apartmana varıyoruz. Evlerimize geçerken onu tekrar selamladım. Nihayet eve vardığımda hemen yatağa atıyorum yorgun bedenimiü, zihnim bulanık bir su gibi. Zamanla berraklaşmasını bekliyorum. Şu kadın diyorum kendime. Benim evlenmeyi düşündüğüm kadın. Sahiden gerçek sevgiyi onda mı bulacaktım? Yoksa gönlün sevdiği gerçek sevgi başka bir şeyde mi? Peki hakkın sevgisi nasıl bir şeydi? Acaba tecelli eden bir nur muydu? Heralde bunu ancak Allah’ın yardımına ve inayetine kavuşan biri bilebilir.

Durmadan kendime soruyorum ben ne yapıyorum diye?Tecelli edecek bir nur tarafınfa mı çabalıyorum yoksa bir süre kendimi kandırdığım bir heves peşinde mi çabalıyorum?

Madem ki bir irade verildi. Bir tercih yapmalı. O kadınla görüşmem. Aradan birkaç gün geçer ve herşey unutulur, diye karar veriyorum kendimce.

Ansızın ezan sesleri yankılanıyor. Cemaate yetişmek lazımdı. Odamın ışığını yakıyorum. Oda yine aynı oda. Annemin düzenlediği yatak, eski sararmış yaprak renkli duvarlar ve elbiselerin dizli olduğu raflar yığını. Rafların en üst bölümündeyse tekrar tekrar okudğum kitaplar dizili.

Vakit ilerliyor, üzerime bir baskı kuruyor zaman.

Yapmam gerekenler…

Yapmak istediklerim…

Ve zaman tüm bunları çevreleyen.

Kadını unutabilirdim! Peki hatırlamak istediklerim neydi ki?

Sevdiğinin peşinden gidip onda kaybolmak mı?

Bu varlık aleminde yok olmak? Ne kadar zor!

Fenaanın mertebelerini duymuştum.

Sahi neydi ki fena?

Asrı saadetteki yıldızlar beliriyor gözlerimin önünde. Hazreti Ömer radyıllahu anhın oğlu Abdullah’ın yaptıkları. Her halinde ve kavlinde Allah Rasülünün izlerini görüyoruz.

Başka bir yıldız daha parlıyor uzaklardan. Sevban radyıllahu anh. Bir an Rasullah sallallahu aleyhisselamı görmeyeceği fikri yüzünden rengi atmış bir vaziyette peygamberin huzuruna varıyor.

Belkide yazıyla anlatılamayacak ancak yaşanılınca anlatılabiliecek bir şey fenaa!

Ama bu çağda nasıl yaşanılabilir ki?

Tasavvuf olmadan nasıl yaşanılabilir?

Allah dostları veliler olmadan nasıl yaşanılabilir?

Belli ki her ilim sahibinin üzerinde bir ilim sahibi var. Yani herkese rehber olacak birileri var. Peki nasıl bir rehber?

Seni yolculuğunda fırtınalı denizde sahile ulaştırabilicek kadar bilgili ve emin biri mi?

Bunları yine Allah’ın yardımı olmadan ulaşılamayacak şeyler olduğunu kavrıyorum.

Tüm bunları düşünmemin sebebi heralde  Tahsin amcaydı. Ezan bitmiş yapmam gerekenleri çoktan yapmıştım. odama geçip yatmak istiyordum ki akşam babam eve geliyor. Latifeli bir halde:

“Ne yaptın o işi,” diyor, bende onu kırmadan:

“Baba kusura bakma ama ben onun peşinde dolaşamam!” diyorum. Bu sözlerden sonra odama geçiyorum. Zamanla içim doğruluyor. Neden buluşmak için anlaştım ki kızla diye kızıyorum kendime. Böyle birkaç gün boyunca kendini kınadım, sakindim fakat sürekli ğöğsüm kızarık bir şekilde geziyordum. Gün geçtikçe kendimi kıskaca aldığımı fark ettim. Farkındalık biraz daha gözlerimi açınca bastırdığım duyguların esiri odluğumu iyice kavradım. Yunus Emre’nin beyitleri birden kulaklarımda yankılandı:

Derviş gönülsüz gerek

Koyundan yavaş gerek

Gözü dolu yaş gerek…

  • Daha böyle birkaç beyit yanıklanıp durdu…

Faruk….

hikaye, hikaye okuma, hikayeler, aşina, dini hikaye okuma, dini hikayeler, düşündüren hikayeler, eğitici hikayeler, gerçek hikaye, yaşanmış hikaye, derviş, Yunus Emre, Yunus Emre Beyitleri, derviş hikayeleri,

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu