Dini HikayelerDüşündüren-Eğitici HikayelerOsman GüvenSizden Gelenler

Felsefi Bir Hikaye “Kevn–Fesat–Kevn”

Felsefi Bir Hikaye

Felsefi Bir Hikaye “Kevn–Fesat–Kevn”

Felsefi Bir Hikaye "Kevn–Fesat–Kevn"“İnsan soyunun yeryüzüne ayak bastığı o ilk günü yaşamak istiyorum. O ilk heyecanı ve bütün ilkleri… Dünya kabından henüz çıkarılmış, dünyanın ilk hediyelik eşyası. Her şey ilk defa yaşanacak. Her şeye ilk defa dokunulacak, her zerre hava ilk defa solunacak. Yeşil en yeşilinden ve mavi en mavisinden. İnsanı büyüleyip kendine vurgun eden bir güzellik. Yaşamak, doyasıya ve ölümüne yaşamak… Onların ilk buluşu buydu herhalde. Çıkarsızca sırf insan ve eş olarak seviyorlardı birbirlerini, öyle katıksız, yalın. Sevgileri de tıpkı dünyaları gibi her şeyiyle ilk, henüz filizlenmiş yüreklerinde.” Böyle düşünüyordu. Oysa dışarıdan bakıldığında bir şiire mi, bir mısraya mı yoksa bir öyküye mi terliyordu belli değildi. Büyük salonun sonundaki pencereye sırtını yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, ancak bu kadar canlı yapılabilirmiş bir heykel edasıyla orada öyle duruyordu. Bilinen bir şey varsa içi içine evriliyordu. İçine evriliyordu içi ve kadını umurundaydı. Kapıyı tam örtecekken dönüp bakmasını dikkatlice önemsedi. Bu bakışı önemser önemsemez yanındaki, yöresindeki, yüreğindeki tüm varlıklar kontrolsüzce bilinen düzenin dışına çıktılar.

Evren, dışarıdan başlayarak durmaksızın parçalanıyordu ve uzayda evren parçacıkları uçuşarak gözden kaybolurken, ardından yeni parçalanmalar ve bilinmeyen yörüngelere uçuşup gitmelerle her şey biteviye akıyordu. Yüreğini yokladı. Akıyordu yüreğinde kan hızlı, daha da hızlı… Etrafında daracık bir daire kadardı artık gözünün alabildiğini görerek, daha uzakları zihninde tamamlayarak büyüklüğünü başkalarına anlatmakta güçlük çekeceği evren. Yüreği neredeyse patlayacaktı. Hemen patlayacak mıydı acaba?

Uzaklara baktı. Kapkaranlık bir boşluktan başka bir şey yoktu. Rüzgârın öğüten gücünü, ürperten çığlıklarını artık iyiden iyiye hissediyordu. Daireler dışa doğru durmaksızın genişlerken, içe doğru iyice daralıyordu. Daraldı daraldı… Tam şimdi arkasını yasladığı duvar ve açık pencere de uçtu boşluğa. Patlayacak mıydı acaba? Bari patlasaydı da yüreği, kan güllerinden bir demet sungu sunsaydı rüzgâra veya eriyip aksaydı da avucuna, yeniden şekillendirip rüzgârın parmaklarına uygun takılar yapsaydı. İrkildi: Elleri yoktu rüzgârın! Kendisi kocaman, biçimsiz, hoyratça bir eldi zaten. Sol ayağının altı da uçtu şimdi. Sağ ayağını hafifçe daha sağa kaydırıp diğerini de oraya koydu. Korkmadan paylaşmayı bildi.

Yaşananlar yaşanıyordu ve sonu nereye varacak belli değildi. Kocaman, biçimsiz, hoyratça el artık elbiselerini de hınçla yırtmaya başlamıştı. Üst baş lime lime, ilk kez olup bitenlere karşı bir düşünce üretmeye kendini zorunlu tuttu: Hedefte kendisinin
olduğunu anladı. Ta başından beri tüm bu olanlara karşı ne bir karşı koyma ne de bir erlenme göstermediğini anlayınca bunu hor gördü. Kendini kınama makamına çıktı fakat olacaklar olsun diye olayların içine geri döndü. Döner dönmez savrulmaya başladı yine. Sol ayağı ve kolları boşlukta savruluyor, saçı ve sakalı adeta rüzgârın yönünü gösterir bir pusula ibresi gibi çırpınıyordu. Saçlarının gittikçe ve sakallarının gittikçe uzadığını hissetti. Savuran rüzgâr savuruyordu: Tel tel çekmeye başladı saçını ve sakalını şimdi. Acı duymadığına sevindi.

Varoluşsal bir soru sormanın tam zamanıydı: Böyle parçalana parçalana tükenecek miydi acaba? Kadınını unuttu, var olmanın, tam kalmanın yollarını düşündü. Savuran rüzgâr savuruyordu: Alnının ortasına uzun ve keskin bir tırnak darbesi yedi. Alnından aşağı doğru rüzgâr hızla yırtmaya başladı kafa derilerini. Boğazını geçti, omuzlarını, kollarını. Göğsünden aşağı daha hızlı şimdi, tam ayak bileklerinde ve şimdi parmak uçlarında. İrkildi: Parmak uçlarından aşağı savruldu. Rüzgâr, bayram şenliğinde kendisine balon alınmış çocuk coşkusuyla balonunu şişirip seksek oynayarak aşıp gitti. İlk darbeyi yediği yerden şimdi de tüm kafatası etleri yolcuların peşine düşen çocuklar gibi sökün etmeye başladılar. Anlatılsa yürek dayanmaz ama onun yüreği dayanır biçimde etten ve kemikten arındırıldı. Acı duymadığına sevindi. Bu arındırılmayla birlikte içi aydınlandı, soluğu genişledi, aklı ışıdı. Saf varlık olmanın, yokluğa yaklaşmakla mümkün olduğunu görmek şaşırttı onu. Ama şaşkınlığını bir kenara koyup rüzgâr, aşk ve kendisi üstüne buyruğunu anımsadı:

“Rüzgâr ormana çarpınca bin parçadır, bir ağaca çarpınca rüzgâr, ağaç bin parça… Çünkü orman bir obaya benzer. Her bir adam ve kadın ve çocuk orda dayanışma içindedir. Böylece kavgaya girdimi oba, haksız da olsa galip çıkar. Bu galibiyette oba köpeklerinin bile katkısı vardır. Hatta köpek yarı adam yarı kadındır orda. Çünkü obanın çocuklarını o düşünür, o korur. Kadın atsa çocuğu; köpek kapar, emzirir, büyütür. O kutlu bir ana olur çıkar böylece.

Ama bir ağaç tek başına bir adamdır. Savaşta ve barışta bir başına. Bu yüzden dört yönün ve ara yönlerin tüm rüzgârları onun garip başını dövmektedir. Onun için köpek söz konusu değildir; kirli çakallar, bitli tilkiler bile… Bir ağaca çarpınca rüzgâr, ağaç bin parçadır…

Bu hengâmede aşk bekleyedurur. Tek başına bir adam için olduğu kadar aşk için de bir sınavdır bu. Çünkü aşk beklemektir bir bakıma. Eğer olur da tek
başına bir adam rüzgârın sinesine yaman bir kargı saplayarak onu ters yön edebilirse nereye döneceğini, kime döneceğini çok iyi bilmektedir. Aslında hiç unutmamış, aklından çıkarmamıştır bekleyeduran aşkı fakat daha önce neyi göğüslemesi gerektiğini kavramıştır bilgece. Aşk beklemiyorsa aşk değildir.”

Böyle anımsadı buyruğunu fakat aşk şimdi de acele ediyor görünüyordu. “Aşk bazen de acele eder” diye yeniden buyurdu. Buyruğu kabul gördü. Etrafına baktı, yalnız olduğunu anlayınca ilk kez acı duydu. Acıyı düşündü: “Acının tadını çıkarmak gerek, acı olgunlaştırır adamı” diye yasadı, yasası onandı. Var gücüyle içine kapandığını, boşluğu unutup gittiğini anımsadı. Nicedir unuttuğu boşluğu gözetti. Kar beyazı kadınını gördü. Yüzüne soğuk vurmamasından sıcak olduğunu bildi. Ona bir ad vermeyi düşündü, bildiği tüm sözlükleri karıştırdı, uygun bir ad bulamayınca kendisi bir ad vermeyi denedi: MİM! Güzel buldu fakat bu adda da hiç kadınlık izine rastlayamadı. İyice düşününce anladı: Evrenin gözden uzak parçalarını zihninde tamamlayarak başkalarına anlatmakta güçlük çekeceği büyüklüğe nasıl ulaştırıyorsa bu adı da onu anımsatır biçimde öyle tamamladı. Dilin yasalarını aklın yasalarıyla yendiğine sevindi. Şimdi de ellerini merak etti ve baktı: İnce ve nazenin elleri vardı. Sadağından düzgün ve bakımlı mısralar çıkarıp kadınını güzelledi:

“Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir narçiçeğini eziyor gibi…

Ellerinden belli olur bir kadın

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin, ellerin ve parmakların” ( Sezai Karakoç, Monna Rosa)

Böyle güzelledi, ikramda bulundu. O da kabul edip kendi ellerini ikram etti. Onun ellerini ellerine alınca mutluluktan uçmayı umuyordu. Öyle olmadı. Taşıyamayacağı kadar ağırdı elleri. Bu ince ve nazenin ellerin nasıl olup ta bu kadar ağır olduğunu anlayamadı. Tekrar düşündü: Anlayamadı.

Bu elleri nasıl yeğnilteceğine dair önlem almak istedi, önleme davrandı. Üstünü başını yokladı. İrkildi: Bilgeliğini kuşanmamıştı. Kadını bunu gördü. İçinin nasıl paramparça parçalandığını, nasıl tarifsizce üzüldüğünü bildirir biçimde yürek burkucu sesiyle,

— Bilgeliğini kuşanmadın mı AYN!? Bilgeliğini kuşanmadın mı AYN!? Diye sormaya başladı. Bilgelik bile değil bir bilgi yoksunluğuydu yaşanan: Aşkın uluorta yaşanmazlığı ilkesini çiğneyip geçmişti bilmeden.

— Evet, diye yanıtladı onu açık sözlülükle ve bilgisizliğini kendine hoş görmedi.

Hemen Tanrı’yı ululayıp bağışlanma diledi: Bağışlandı Tanrı tarafından, içten bir dilekti çünkü. Bilgeliğini kuşanabilmesi için bunca aşıp geldiği menzilleri bir bir geri dönmesi gerekiyordu. Rüzgâra emredildi: Alıp götürdüğü, nice uzaklara savurduğu ne varsa tek tek geri getirmesi istendi. Getiren rüzgâr getiriyordu: Tüm menziller dönüldü. Her şeyin başladığı o ilk an bırakıldığı üzere duruyordu. Kapıya baktı. Kapı yavaşça içeri doğru çekildi. Kapının kolu, içeride bir el tarafından çekiliyor olduğunu belli eder biçimde bir aşağı bir yukarı hareketten sonra ortada durdu. Kapının iyice kapandığını gördü, kabul etti. Eğer orada daha fazla kalınsaydı bir sır açığa çıkmış olacaktı. Oysa bir sır açığa çıkmakla sadece bir sır açığa çıkmış olmaz; yaşamın tüm bağlarını koparır. Bu yüzden yaşamı ve ölümü katlanılır kılan şeydir sır. Bunu böyle bilince kapının arkasını araştırmaktan düşüncelerini alıkoydu. Kapıya güvenilir çünkü…

Saatine baktı, vakit tamamdı. Acelesi olduğunu anımsatan adımlarla yeniden menziller aşmak üzere loş koridorlardan geçip gitti. DEVAMI…

1 2 3Sonraki sayfa

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu