Aşk Hikayeleriİsmail Samur

“Aşk Acısı” nın Hikayesi

Aşk Acısı

“Aşk Acısı” nın Hikayesi

Aşk Acısı: Hukuk’tan takıntılıydım. İstanbul’da geçici bir süreliğine iş aramış bulamamış, memlekete dönmüştüm. Kendimi işe yaramayan bir paçavra gibi hissettiğim bir anda, geçici bir süreliğine öğretmen vekilliği yapma olanağı doğmuş, biraz rahatlamıştım.

Kasabamın bir köyünde öğretmenliğe başladım. Okul müdürü ve hanımdan başka, okulda yeni mezun olmuş dört stajyer bayan öğretmen daha vardı. Bunlardan ilk anda farkına varmadığım sıradan biri, ne etmiş eylemiş ilgimi çekmeyi başarmıştı. Kısa sürede aramızda bir yakınlaşma başladı. Aramızdaki bu yakınlaşma çok geçmeden büyük bir aşka dönüştü. Artık hemen hemen, günün her saatini birlikte geçiriyor. Akşamları kimseden çekinmiyor gizli gizli buluşuyor, deliler gibi sevişiyorduk.

Bir kaç ay sonra artık ondan ayrı kalamayacağımı, onsuz edemeyeceğimi düşünerek, okuma sevdasından vaz geçtim. Öğretmen okulu fark derslerini verir, öğretmen olur, birlikte çalışır, birlikte mutlu mesut yaşar gideriz diye düşünmüştüm. Bir gün bu fikrimi ona açtım, “olmaz tahsilini benim için de olsa yarıda bırakmamalısın” dedi. Şaşırmışta kalmıştım. Ben ondan ayrılığa bir gün dayanamazken, o tahsil hayatım süresinde yıllarca bensizliğe nasıl dayanacaktı. Bunu ona açtım, “ben beklerim, benim için istikbalini karartma” dedi. Bense kararlıydım, “bir an evvel evlenelim, önemli olan birlikteliğimiz, tahsilin benim için önemi yok” dedim.

Her şey birden bitmişti. Bana, “okumazsan seninle evlenmem” dedi. Yavaş yavaş, beni değil de yapacağım kariyerimi seviyor bu kız, diye düşünmeye başlamıştım. Bunu ona anlattım, evet hislerimde yanılmamıştım, sevdiğim kız bir vekil öğretmenle evlenemeyecek kadar gururluydu, gerçek buydu, ama bu gerçeği kabullenmek istemiyordum. Bir gün okuldan birlikte çıktık, evine doğru yürümeye başladık, “Ben karar verdim okumayacağım, evlenelim?” dedim. Bu yaptığım ilk resmî evlenme teklifiydi. “Hayır, okumazsan seninle evlenmem” dedi. Aklım başımdan gitmişti, “lan o…, benimle dalga mı geçtin?” dedim. Tokatı yapıştırdım. Şaşırmıştı. Ben de şapşallaşmıştım.

O anda bir çeşit  acı kalbimi ve beynimi esir aldı. Bir şey yapamaz ve hissedemez hale gelmiştim. Nereye gittiğimi, nerelerden geçtiğimi, nereye vardığımı hatırlamıyorum. Sadece kalbimin acıdığını hatırlıyorum. Evet kalbim acıyordu. Basbayağı acıyordu. Kalp bu ne yapacak zaten. Acılar bir beyne gidiyor,  bir kalbe,  bir beyne, bir kalbe; dan dun sağa sola dalıyorlardı. Acılar çok geçmeden vücudumu esir almış, ne yapacağımı bilemiyordum.

Kaburgalarım ezilmiş veya kırılmış gibiydi. Gırtlağıma bir öküz gelip oturuyormuş, soluk almama engel oluyordu. Evet, evet soluk alamıyordum. İlk başta sert bir acı duymuştum boğazımda, durup dururken nefes alıp vermekte zorlanıyor yürüyemiyordum. Attığım her adımda acım biraz daha fazlalaşıyordu. Artık onun olduğu yerde onsuzluğa dayanamazdın, köyden ayrıldım.

Hem gidiyor, hem düşünüyordum. Şöyle olmuştu, şöyle yapmıştık, şöyle yapardık, böyle demişti, söz vermişti, iyiydi, tatlıydı, güvenmiştik, evlenecektik, hakkaten n’oldu, kararlıydık, seviyordu, dürüstü, iyiydi, iyiydi, iyi bir insandı, değil miydi, öyle değil miydi?  Bu sorular, bir beyne, bir kalbe, bir beyne, bir kalbe gidip geliyordu. Beynim kavrayamıyordu, kalbimin  zaten öyle bir yetkisi yok, bunu biliyordum. Farkına varmadan komşu köye kadar yürümüşüm. Orada bir tomruk kamyonuna bindiğimi hatırlıyorum.

Eve gelmiştim. Anlatıyor anlatıyor, ama ferahlayamıyordum. Teselli edenler oluyor, dinliyordum, ama saçma geliyor, gülüyordum. O olmadan nasıl gülebildiğime de hayret ediyordum. Odama çekildim, yalnız kalmak istiyordum. Uyumadan önce tavana bakarken hayaller kuruyordum ama, sırt üstü yattığımda, aldığım her nefeste canım o kadar acıyordu ki mecburen yan yatmak zorunda kaldım. Sızmış kalmıştım. Ta ki gece yarısı şiddetli bir ağrıyla uyanana kadar. Artık nefes almak bile istemiyordum, canım çok yanıyordu. Bir süreliğine ağrılarım geçiyordu, her şey düzeldi zannederken ağrılar tekrar başlıyor, tekrar nefes almakta zorlanıyordum. Şarkılar acıtıyor, acıttıkça daha çok dinlemek istiyor. Ona yazdığım ne var, ne yoksa yırtman, atman, silmen gerektiğini biliyordum, ama yapamıyordum. Hepsini okuyor okuyor, okudukça canım daha çok acıyordu.

Çabuk yoruluyor, unutuyordum yapmam gerekenleri. Yemek yiyemiyor, yerimden kalkamıyor, kimseyle konuşmak istemiyordum. Kalbim ve beynim bedenime eziyet etmeye başlamıştı. Başta, manyak işte ne yapsın, diyordu annem, çok destek oluyordu sağolsun. Ayağa kalkmak istediğimde, kollarım, bacaklarım titriyordu, bedenim ortadan ikiye ayrılacak gibi ağrıyordu. Ayılıyordum bayılıyordum, ara sıra gelen, hiç gitmeyeceğinden korktuğum, titremeler geliyordu ellerime bacaklarıma. Herkes kafayı üşüteceğimden korkuyordu, tabii ben de.. Galiba bağışıklık sistemim çökmüştü, çok ani çok aşırı kilo vermekteydim, üzüntüden.

Koku. En acımasız silahı kokusuydu. Durup dururken onu hatırlatıyor, yolda yürürken yanımdan geçen kadınları kendime suç ortağı seçiyor. Adını bile bilmediğin birinin rüzgarında kalıyor, oracıkta tükeniyordum. Öfkemden deliriyordum ama, şimdi yanımda olsa, bir zamanlar bakmaya doyamadığım o masum, suçlu bakışlarını gözlerime dikse, dayanamayıp kendimi onun kollarına bırakacağımı adım gibi biliyordum. Hayal ediyordum. Birlikte olduğumuz anları defalarca kafamda canlandırıyor. Dokunuşunu, sarılışını, öpüşünü, yüzünü ellerimin arasına alışımı hatırlıyordum. Boğazım düğümleniyor. Dayanamıyor, ağlıyor, yorgun düşüyor uyuyordum. Uyanınca onu istiyor, yanımda bulamayınca onu özlüyordum. Ne içimdeki öfke, ne imkansızlık yetiyordu, kalbime laf anlatmaya.

Etrafımda bir şeyler oluyor, hayat devam ediyor, ben devam edemiyor. Onun hayatına devam ettiğini biliyordum, çok üzülüyordum, çok çok üzülüyordum. İkimiz için bir hayat kurduğumuzu sanarken baya gerizekalılığıma doymayışıma üzülüyor, kahroluyordum. Müzik dinleyemiyor, film izleyemiyor, her şeyden korkmaya başlamıştım. Çok fazla hayal kurmuştuk birlikte, o hayaller birtek bana kalınca evde koyacak yer bulamıyordum. Radyoyu açamıyordum bir şarkı duyarım diye, sokağa çıkamıyordum anılar aklıma gelir diye.

Mutlu insanlar görüyor, mutlu olur gibi oluyor, belki ben de bir gün mutlu olurum diye seviniyordum ama, aradan çok geçmiyor, mutlu insanları görünce çok üzülüyordum, bir daha hiç mutlu olamayacağım diye.

Onsuzluğu bir türlü kabullenemiyordum, olmuyordu. Ne yaptığını merak ediyordum. Nerede olduğunu, ne yaptığını deli gibi merak ediyordum. Yüzü, gülüşü, susuşu aklımdan gitmiyor. İçtiğimiz çaylar, şaraplar geliyor aklıma, gittiğimiz film, tartıştığımız konu.. Bir türlü olmuyordu. Sesini özlüyordum. Kiminin gözleri ona benziyordu, kiminin elleri.. Bir üşümüşlük hissi içimi kaplıyor, gitmiyor, donuyordu, göğsümün tam ortasına taş gibi bir şey gelip oturuyor, nefes almakta zorlanıyordum. Zaman zaman bu sertlik göğsümden karnıma iniyor, dayanılmaz bir acı veriyordu. Ve o kahrolası sorular.. Acaba hayatında biri mi var? Kimseyi öptü mü? Sarıldı mı? Daha da acısı.. Beni unuttu mu? Bu size de oluyor değil mi? Ve aslında olmuyor değil mi? Onsuz olmuyor..

Durup dururken kaburgayı diyaframı daraltarak nefes almayı zorlaştıran rezalet bir olay ve mide spazmı, baş ağrısı, diş ağrısı falan gibi resmen hissedilen bir “sancı” olmasına rağmen ne saçmadır ki -denedim- hiçbir ağrı kesici etki etmiyordu. Bir suçlu arıyordum ve mevzu zaten iki kişilik olduğundan aşık olduğum kızı suçluyordum çaresiz, mağdur ben olduğuma göre suçlu oydu. Başta hukuk sistemine falan sinirleniyordum, aşk acısı vermenin cezası yok mu? Çüş falan gibi şeyler söylüyor, insanlar gülüyorlar espri yapıyorum sanıyorlardı. Sonra koca karılar gibi beddua edesim geliyor, “bu acıyı o da çekse keşke de beni anlasa” gibi bende ilkel bir düşünce peydah oluyor, ama  onun bu kadar acıya katlanamayacağını düşünüyor hemen vazgeçiyor, “yok yok yok sakın çekmesin böyle bir acıyı” diye, yüz kere, bin kere tekrar ediyordum.

Çok güzel bi duyguymuş da, insanı olgunlaştırırmış da, güçlendirirmiş de; yok böyle bir şey, bunlar hep abuk subuk teselli cümleleriydi. Çektiğim acılar azalmıyor, günden güne fazlalaşıyordu. Hayvanca bir duygu bu aşk acısı, saçma sapan, ne işe yardığı belli olmayan, nereye kadar süreceği bilinmeyen bir hastalık.

Diğer tüm acıların bitmesini istiyordum, ama aşk acısının değil. Bir gün döneceğine çok mutlu olabileceğimize inanıyor. Sessiz gecelerde yaptığım hataları düşünüyor. Dönerse, gözümden kaçanların hiçbirini yapmayacağımın ve çok mutlu olacağımın hayalini kuruyordum. Herkes bana yaşamın ne kadar muhteşem olduğundan, gelecekteki güzel günlerden bahsediyordu, benimse ayağa kalkmak, başkalarıyla olmak umurumda değildi. Herkes benim nelere sahip olduğunu biliyor ama, ne kaybettiğini bir tek ben biliyordum. Bekliyor. Dönmeyeceğini bile bile bekliyordum.

Birlikte yaşadığımız o güzel günleri bir bir hatırlıyor. Bana yaptıklarını artık yaşamamız mümkün olmayan tüm güzel şeyleri, tekrar hatırlıyor içim burkuluyordu. Pazarda bir köylüyle karşılaştım, okullar tatil olmuş Kayseri’ye dönmüştü. Tüm güzellikler birden manasını yitirdi, bütün dünyam ondan ibaretken o artık herkes gibiydi, tüm dünyamı başıma yıkıp gitmişti, hiç birşey olmamış gibi. Bense okullar tatil olunca, Kayseri’ye giderken muhakkak bana uğrar diye düşünmüştüm. Uğramamıştı, demekki sevmiyordu.

Daha önce mektuplarımıza aracılık eden mahalle bakkalına yazmaya karar verdim. Her gün bir mektup yazıyor atıyordum, hiç cevap yoktu. Ben bu kadar basit bir insanı mı sevmişin diye kahroluyordum.. En çok onun yokluğuna değil, oynanıp hiçe sayılan gururuna üzülüyordum. Kendime kızıyor, arkadaşa aşık olmamın pişmanlığını yaşıyor, her an beni böylesine üzmesine neden olacak kadar yakınlaşmamıza müsaade ettiğim için hep buruktu içim, ama yine de yaşadığım onca güzel şey aklıma geldikçe halimden pek de şikayet etmiyordum.

Aşk insanı halden hale koşturabilir. Mesela bağımlılık bu hallerin en fenalarındandır. Alkolden, sigaradan filan bahsetmiyorum. En fenası acının harlı, kıpkırmızı, coşkulu, için için haline bağımlılıktır. Öyle oluyor ki, insan acısından zevk almaya başlıyor. Neşeli bir yerden heyecanla eve dönüp ne bileyim en sevdiği şarkıya, parfüme, yemeğe, filme sarılıp acısına kavuşmak istiyor. Acı bana kalırsa en hayran olunası duygulardandır. Aşka yakın enerjisiyle insanı kendine hayran bırakıyor, bırakasınız gelmiyor. Aşk acısı işte yaslardan en tatlı olandır. Hatta insanı yeniliyor. Bazen insanın içinde filizler canlanıyor.

Nereden kaynaklandı bilmiyorum, bana büyük bir cesaret gelmişti. Bir gün mektupları gönderdiğim bize eskiden aracılık eden mahalle bakkalına gittim. Mektupları ona verip vermediğini sordum. Adam acıyan gözlerle süzdü beni, “verdim, hepsini aldı benden” dedi. Elim ayağım tutmaz olmuştu, yığılmış kalmıştım. Mektuplarımı almıştı. Okumuştu. Neler çektiğimi, acılar içinde nasıl kıvrandığımı, onsuz yaşayamayacağımı öğrenmiş olmasına rağmen, bana iki satır yazmamıştı, yoksa hasta filan mıydı?

Bakkala, “nasıl bari iyi mi?” diye sordum. Bakkal tecrübeliydi, kangren olmuş bir bacağı kesip atmaktan başka çare yoktu. Benim aklımı başıma toplamam için, acı da olsa gerçeği saklamak gereğini duymamış olacak ki, “evladım sen onu unut, yakında o evleniyor” dedi.

İçimde bir boşluk oluştuğunu hissettim, içimdeki o boşluk yavaş yavaş kanamaya başladı. Canımı en çok acıtan içimde bir yerlere doluşan o kandı. Canımdan bir parça olduğu için, benden sökülüp alınmıştı, canım acıyordu. İçimdeki boşluk beni esir almıştı. Orayı dolduranı kopartıp benden almışlar, ardında kalan yaradan kan akıyor. Akan kan, tüm bedenimi kaplıyor. Bedenim kendini temizlemek için gözyaşı musluklarını açıyor. Ama içim kurumuş, yaş gelmiyor. Hikaye

Alel acele dolmuşa atladım eve döndüm. Kendimi hiç de uyandırılmak istemediğim bir rüyadan, en tatlı yerinde uyandırılmış gibi hissediyordum. Gözlerimi tekrar sımsıkı kapasam, rüyaya kaldığım yerden devam edebilir miyim diye soruyor, deniyorum, gözlerimi kapatıyorum, başımı yastığa koyuyorum ama rüyaya dalmak bir yana uyku bile uğramıyor. Yeniden gözlerimi kapatıyorum. Güzel rüyalara rehberlik etsin diye bu defa kulaklıklarımı takıyorum. iki şarkı geçiyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor ki sonra “o rüyaya” eşlik eden, tanıdık bir melodi duyuyorum. Sonuna kadar dinliyorum. Bitiyor. Başa alıyorum. Tekrar… Bir perdenin ardından kesik kesik hatırlanan o rüyanın fonundan bir şarkı… Rüyada bu şarkı çalarken gülümserdim diyorum kendime, hatırlıyorum. Şimdi gülümsetmiyor, kan akan boşluğu genişletiyor, genişletiyor, kulaklığı çıkartıp atıyorum. Hikaye

Göz kapaklarıma özgür bırakmaya karar veriyorum. Kapanmıyorlar. Kapanmayın, canınız ne isterse yapın diyorum. Gözlerim odada dolaşmaya başlıyor. Kimin oraya koyduğunu bilmediğim, tam karşımdaki masanın üzerinde bir kitap. incecik… Gözlerim orada takılı kalıyor. Kitaptan bölük pörçük cümleler, gözlerimin kitabın satırları arasında dolanışı geliyor aklıma… Orada öylece dururken adeta benimle dalga geçiyor. Göz kapaklarımdan özgürlüklerini geri alıyorum. Tekrar kapatıyorum. Derin derin nefes alıp veriyorum, ama ne mümkün, soluk alamıyorum. Tıkanıp kalıyorum. Aşk Hikayesi

Ne olduğunu bilmeden, gözümün, kalbimin, dilimin yardımıyla çok aradım o kayıp parçayı. Kimi zaman annemin şefkatinde, kimi zaman bir dost sohbetinde, kimi zaman bir sevgilinin gözlerinde… Ama nafile… Hiçbirinde yoktu aradığım, beni dolduracak o parça. Aile, arkadaş, dost, sevgili, kitap, film… Yetmedi hiç biri… Çok üzüldüm olmadı, çok güldüm olmadı, çok okudum olmadı, çok izledim olmadı, sevinç çığlıkları attım olmadı, korktum kaçtım olmadı olmadı olmadı… Hep öyle derin bir boşluk olarak kaldı içimde o yara. Çaresiz kalmıştım. Ne istediğimi bilmiyordum. Ne aradığımı, nereye bakacağımı bilmiyordum.

İnsan yıllar geçtikçe büyüyor, olgunlaşıyor ama aşk acısı çekiyorsa eğer, yıllara gerek kalmadan hemencik büyüyor, olgunlaşıyor. Aşk acısı çeken insan, bu acının hiç geçmeyeceğini sanıyor, insanların nasıl mutlu olduğuna, güldüğüne, yaşadığına, hatta nefes alabildiğine inanamıyor; çünkü kendi bunları nasıl yaptığını unutmuştur sanki… Aşk ızdırabı

Aşk acısı çekiyorsan eğer ağla, sızla, parçalansın kalbin. Kimse sana yardım edemiyor. Ne  kadar sürmesi gerekiyosa senin aşk acın o süreye kadar her dakikayı, her saniyeyi yaşamak zorundasın! Sabahları mutsuz uyanıp, geceleri ağlayarak uyuyacaksın; mutlu çiftler sana acı verecek (anne-baban bile hatta); ortak arkadaşlarınızdan kaçacaksın, onu hatırlatmasınlar diye vs vs… Acı gittikçe azalacak ama yıllaaaaar sonra azalacak gibi gelecek sana hep.. Velhasıl en büyük acılardan biridir aşk acısı, ama insanı çok değiştirir artık eski kırılganlığın, hayalperestliğin kalmaz. Çok acıtır ama öldürmez.

      Yazar – İsmail Samur

hikaye, öykü, masal, aşk hikayesi, aşk öyküsü, aşk masalları, aşk acısı, aşk ızdırabı, aşk, sevda hikayeleri, en güzel aşk hikayeleri, hikaye oku, 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu